İŞTE BİZ CUMHURİYET’İ NEDEN 29 EKİM DE KUTLUYORUZUN HİKAYESİ:

Birinci Dünya Savaşı'na Almanya yanında giren ve bu savaştan çok ağır kayıplarla yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918’deki Mondros Ateşkesi ile kayıtsız şartsız teslim oldu.

 Yüz yıldan beri süren Doğu Sorununun çözümü, Avrupa'nın Hasta Adamının mirasının paylaşılması ile Türk Ulusu'nun dünya siyasi tarihindeki varlığı ortadan kaldırılmak isteniyordu. Bu amaçla, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını kararlaştırmışlardı ve 15 Mayis 1919’da İzmir’i işgal ederek bu planlarını uygulamaya koydular.

 Ülkenin başkenti, İstanbul dahil olmak üzere her köşesi Mondros Ateşkesi uyarınca bil fiil işgal edildi. İşte bu ahval ve şerait içinde bir grup vatansever 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak, bu işgale boyun eğmeyeceklerini ve kendi kaderlerini kendilerinin çizeceğini bütün dünyaya ilan ederek bu işgale karşı çıktılar.

Erzurum ve Sivas’ta kongreler toplandı, temsilciler belirlenip 23 Nisan 1920’de Ankara’da ilk Meclis açılarak, kurtuluşa giden yolda kararlar alınıp uygulamaya konuldu. İşgale karşı yurdun her köşesi örgütlenerek, bağımsızlığa giden yolda Türk kurtuluş savaşı verildi. 26 Ağustos’ta başlayan savaş Türk Ordularının 9 Eylül 1922’de İlk hedefleri olan Akdeniz’e ilerleyerek işgalcileri İzmir’de denize dökmesiyle son buldu.

 İşgalciler ateşkes isteyerek, barış şartlarının görüşülmesi için Türk devletini ve onun temsilcilerini Lozan’da toplantıya davet etti. İsmet Paşa liderliğinde ve Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk heyeti, zorlu ve çetin geçen görüşmeler sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kabul eden Lozan Anlaşmasını imzalayarak dış güçlerle olan işlerini bitirip, yıllar süren savaşlar sonucu harap ve bitap düşmüş Türk ülkesini ve milletini tekrar diriltmek için kendi içlerine döndüler.

Lozan’ın kabulü ve barışın sağlanması ile geride Türk Devleti’nin siyasal yapısını belirleyecek devlet şeklinin ve adının ne olacağı sorunu kaldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız ulusa ait olan, insan haklarına dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu.

Mustafa Kemal, Erzurum’da Mazhar Müfit’e not ettirdiği “Cumhuriyet” inancını “Ulusal bir sır” olarak sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde “Cumhuriyetçi” bir düşünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sırasında “Cumhuriyet” ilan edelim önerilerini red etmişti.

 Artık kafasında, askerliğinin ilk yıllarından beri olan “Cumhuriyet” fikrini uygulayabilirdi. Yine bunun için adım adım ve ince bir politikayla, sanki yıllar sonra kendisine diktatör diyecekleri biliyormuşcasına bir yol izleyerek, aldığı kararları Türkiye Büyük Meclisi yoluyla aldırarak, her yaptığını Meclis kararıyla yapan bir diktatör olarak tarihe geçti.

 “Cumhuriyet İlanı” ile işi kökünden çözmeye karar veren Mustafa Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya’da İsmet Paşa ve bazı yakın arkadaşlarını toplantıya çağırdı ve “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa’yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi gün saat 10’da Parti grubunda yapılan toplantıda, Mustafa Kemal Paşa Genel Başkan olarak Hükümet buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını, bunun çözumünün istikrarlı bir sistemde olduğunu belirttikten sonra değişiklik önergesini okuttu:

 * Türkiye Devleti'nin Hükümet şekli Cumhuriyet’tir.

* Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur.

* Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare şubelerini İcra Vekilleri (Bakanlar Kurulu) vasıtasıyla idare eder.

 Bu önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet Meclisi’nin aynı akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45’de yaptığı toplantıdan sonra 20.30’da “YAŞASIN CUMHURİYET” sesleri arasında Cumhuriyet ilan olundu ve yeni Türk Devleti’nin adı kondu.

 Cumhuriyetin ilanından 2 yıl sonra, Ekim 1925’te Fahrettin Altay Paşa Çankaya’da Atatürk’ün misafiridir. Zihnini hep meşgul eden, Cumhuriyetin niçin ve neden 29 Ekim’de ilan edildiğini öğrenmek ister. Anlattıklarına kulak verelim: “Atatürk hep mazlum bir millet derdi. Cumhuriyetin ilanından epey bir süre geçmişti. Ben de, hep neden 29 Ekim diye kendi kendime sormuşumdur. Bir gün Çankaya’da sofra dağıldıktan sonra, ‘Paşam benim dikkatimi çekmiştir. Hep düşündüm. 30 Ekim 1918 günü mütareke ilan edildi. Adana’daki karargâhınızdan Başkent’e (İstanbul’a) verdiğiniz şifreyi hatırlıyorum. Şimdi aradan zaman geçti, Cumhuriyet’imizin ilanının 29 Ekim gecesine gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel, beş gün sonra da olabilirdi’ diye sordum”.

Bunun üzerine Atatürk şunları söyler: “Mütarekenin ilk günlerini hatırlarsın. Saray ve hükümet teslimiyeti kabul etmişti. Hükümet sarayın, saray da İtilaf Devletleri’nin elinin altına girmişti. Saray bu halinden memnundu. Fakat, ben bunu kabul edemezdim. Buna karşı koymakla bir çıkış yolunu temin ederek, bu mazlum milleti tarih sahnesinden silmek, ortadan kaldırmak isteyenlere karşı harekete geçmek için kendimi vazifeli saymıştım. Dünyada tek başımıza idik, fakat benim inandığım ideale benimle beraber olanlar da bağlandılar ve netice hasıl oldu. Mütareke 30 Ekim 1918’de imzalanmıştı. Vatan parçalanmış, istilaya uğramıştı. Peki, 30 Ekim 1918’den bizim İzmir’e girdiğimiz tarih olan 9 Eylül 1922’ye kadar kaç yıl geçti? Dört yıl. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan ettik. İşte beş yıla sığdırdığımız büyük inkılap, bizim yaşadığımız şartlara duçar olmuş, hangi milletin tarihinde vardır? Bu mazlum millet kendisinin hakkı olan yere ulaşmıştır, çektiğimiz acıların, sıkıntıların en büyük mükafatı işte budur. Bütün dünya bunu görmüştür. Daha da görecekleri vardır. Beni en çok mesut eden hadise, bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir. Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın. Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.” Atatürk bir an durdu, Fahrettin Paşa’ya baktı ve sonra elini masanın üzerine vurarak: “Deyiniz ki, bu tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür…” (*)

Fahrettin Altay’ın “Ama bundan hiç bahsetmediniz” demesi üzerine, Atatürk “Övünmek olur, övünmek benimle beraber mefkureye inananların, milletin, ordunun hakkıdır” der.


Alıntıdır...

  
9432 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
SAAT
TAKVİM
DÖVİZ BİLGİLERİ
AlışSatış
Dolar18.505718.5799
Euro18.126818.1995
HAVA DURUMU