YA KAYBETTİKLERİMİZ…

Eskiden bu kadar büyük Cumhurbaşkanlığı sarayımız yoktu, Ama gönlü ve ahlakı mükemmel, medeniyeti ve insanlığı çok büyük bir milletimiz vardı. Her olayı, yaşananı, haberi öyle şipşak nereden duyacaksınız ki; Ülkede o gün ne olup bittiğini ancak radyonun akşam ajansından dinlerdik. İki gün sonra da gazetelerden. Çünkü baskı tekniği ve gazete dağıtımı o kadar zordu ki, bir gün sonra gazete hazır olur, ikinci günde de o şehre ulaşırdı. Her mahalleye bir bekçi, her üç mahalleye de bir polis bakardı. yeter de artardı.

Eskiden hiç birimizde, bilgisayar, cep telefonu , tablet, internet, facebook, twitter, watsup, instagram, gibi cihazlar ve mobil hatlar yoktu.

Telefonlar sadece postanelerde, bir de müdürlerin evlerinde vardı. Merak edenlerce , merak edilenlere postaneden telgraf çekilir, karşı taraftaki postanenin postacısı ile de evine gönderilirdi. Merak edilen de “merak etmeyin ben iyiyim “ diye oradaki postaneye gidip karşı telgraf veya cevaplı telgraf çekerdi. Sonra büyük bir devrim oldu. Telefon kulübeleri ile jetonlar icat edildi.

Mektup kağıdı beş kuruş, zarf on kuruştu. Gönderme ücreti de 25 kuruş. “Beni soracak olursanız” diye selam ve sabahtan sonra başlayan o mis gibi saflık ve masumiyet kokan mektup dizesi sağlık ve iş güçle devam eder, cümle sülalenin selamı ile biterdi. Parasızlıktan ikinci kağıt yazılmaz, dertler, çileler, özlemler, sevgiler arka sayfaya sıkıştırılırdı. En erken mektup 5 günde karşı postaneye, yedinci günde de alıcıya giderdi. Eğer ki o alıcı da bir hastalık var ise mektup gidene kadar da çoktan kara toprağa girmiş olurdu. O yüzden de mektuplar hep bir ay ötesinin ölüm haberleri ile dolu olurdu.

Yani Dünyanın, Türkiye'nin yüzölçümü fiziki olarak hep aynı olmasına rağmen ; çok değil 40 yıl öncesinin hayatlarında insanlar birbirlerinden şimdikinden tam beş kat daha uzak ve ıraktı. Tam 4 günde Kars ilinden İstanbul'a gidilirdi. Bir Çankırı'dan 120 kilometre ötesindeki Başkente gitmek olay olur, gidene hayırlı yolculuk dilemek ve uğurlamak için akşamları ailecek misafirliğe gidilirdi. Oradan kartpostallar ısmarlanır, Ulus meydanını gezmesi, gelince anlatması istenirdi. Otobüsün başına kadar yolcu edilir, arkadan el sallanır, göz yaşı dökülürdü. Ne google maps vardı, ne de navigasyon. O 100 kilometrelik yolda çileli, uzun 4 saatlik yolculuk yapılır tam iki kerede mola verilirdi.

Herkes o yüzden yaşadığı şehrini çok iyi bilirdi. Karış karış her kaldırımı, köşesi, duvarı ezberlenir, kestirmesi, uzunu, kısası, anası, talisi üç yaşındaki salya sümük çocuklarca dahi bilinirdi.

Çünkü mahalle denilen dünyalarımız vardı. Camisi, Hocası belli, Bakkalı, esnafı belli. Mahallenin bir ucundan sokağa giren, eskicisi, kalaycısı, sütçüsü, leblebicisi, belli olur, bilinmedik, kılıksız bir yabancı olursa, oradan def edilir, kovulurdu. Kimse kimseden habersiz, olmazdı. O mahalleli herkes birbirini, adı ile ,sanı ile işi ile, hastalığı ile, yoksulluğu ile bilir ve tanırdı. Kimse bebeğine, çocuğuna, kızına, oğlanına endişe duymazdı. En namlı hırsız dahi neye ihtiyacı varsa sadece onu alıp gider, genellikle de yoksul olan mahallelinin haline acır, aç karnını doyursun yeter deyip, evin avlusundan bir tane tavuk çalardı. Cana ırza , namusa asla dokunmazdı. Ne pedofil hastası sapıklar vardı, ne de dindar geçinen nefsi aç yobazlar. O zamanlar kadın erkek arasında ne aç ve doyumsuz ,fütursuz bir cinsellik vardı nede onun istismarı. Ne tarikat veya vakıf adı altında dergah vardı, ne de mahalleden, kızdan ayrı ve saklı yetişmiş, sapkın müridi. Başörtü ile namaz kılınır, takım elbise ile camiye gidilirdi. Ne körü körüne icazet vardı, ne de vatansız, bayraksız, arap aşığı İmam ile mürit. Bir Hoca vardı, bir de mahalleli ile ahali . Komşunun komşuya emaneti vardı, Komşunun komşuya bir tas çorbası vardı. Paylaşması vardı. Komşunun komşuya “gözün aydın Allah bize de nasip etsin “ sevinci vardı. Ne kıza sarkıntılık, ne çocuğa “bademleme “ denilen sapkınlık vardı. Kadınlar hamamına annelerinin yanında giren 6-7 yaşında küçük erkek ilk okul çocukları vardı. Ama asla, kötü bir niyet, ahlaksızlık ve dinen yasak yoktu. ATATÜRK E aşık, hayran, ona zinhar söz söyletmeyen, sevgili bir ulus halk; mahallesine, şehrine saygılı, hoşgörülü, komşusuna itimatlı, içten ve samimi çekirdek, ataerkil aile ve sülale toplumu vardı.

Ama asla biatçı, yalaka, cahil ve kör bir tarikat toplumu yoktu. Tecavüzlere uğrayan çocuklar da, onlara bu alçaklığı yapan hocalarda yoktu. Bunları yapanları koruyan ,besleyen, saklayan ahlaksız kurumlarda yoktu. Bu kurumları mecliste aklayan hükümetlerde.Bu kurumlara sahip çıkan sözde Bakanlarda, vekillerde, valilerde, Polislerde asla yoktu.

Neyimiz mi vardı… Kısa kollu, pileli elbiseler giyip akşam ailecek, eşinin kolunda açık hava sinemasına giden, Ayhan Işık ve Belgin Doruk un öpüşme sahnesini hazla ve saygı ile tertemiz duygularla seyredip mutlu bir şekilde ay ışığında ,taş kaldırımlarda topuklu ayakkabılarını tıkırdatarak evlerine dönen modern ev kadını annelerimiz , kravatlı, janti yüz traşlı, kolonya kokulu yakışıklı babalarımız ve ailelerimiz vardı. Ama asla, arsızlık ve hayasızlık yoktu.

Bulüğe erdiğimizde ise sadece “AYIP “vardı. Yasak yoktu. Hele ki kızı erkekten, kadını adamdan ayırmak diye bir şey hiç yoktu. Mahallelerde kızlı erkekli oynanan saklambaçlar, dalyalar, uzun eşekler ,vardı. Okullarda, cıvıl cıvıl şen şakrak çığlıklar ve muziplikler vardı. Öyle de güzel ve anlamlı ramazanlarımız, diğer güzel adı şeker olan bayramlarımız vardı. Rengarenk 23 nisanlarımız, inanılmaz gösterileriyle 19 mayıslarımız, 29 Ekimlerimiz vardı. Asıl en güzeli de tüm bayramlara özenle hazırladığımız, aldığımız yepyeni, elbiselerimiz, ayakkabılarımız vardı. Bu günün on katı kadar da vakur ve saygı ile büyük Ataya, al bayrağımıza, İstiklal marşına sevgi , bağlılık vardı. O mahalle kültürümüz ki; Geceleri ay en tepeye gelene kadar mahallelerde kapı önlerinde büyüklerimizin ellerinde Türkan Şoray göbekli cam bardaklarda mis gibi çay ile yapılan kapı önü gece oturmaları ve ev ziyaretleri vardı. Kimse yalnız değildi, kimse de sahipsiz.

Ne kaybolan çocuk, ne kaçırılan kız vardı. Polis te, savcı da, jandarma da komşu idi, mahalleli idi. Kimse kimseye yan gözle, iffetsizlikle bakmazdı. Kimse nesbine, akrabasına sulanmazdı. Aşklar ,sevdalar, tutkunluklar o kadar masumane idi. O kadar uzaktan sadece gözlerle , bakışlarla yaşanan idi. Neşe Karaböcek le ağlanır, Erol Evginle gülümsenirdi. İlk sevmeler,ilk aşklar, geceleri sabahlamalar, ismini sayıklamalar hep masumiyetti, saflıktı, dürüstlüktü. AŞK asıl o zamanlar Aşk tı. O bulüğ çağının ilk dokunuşları, ilk bakışları , zapt edilmez heyecanları , üç gün sonrasının gizlice buluşmasını cepten mesaj ile, face ile değil, kara sevdadan iple çeken o hasret ayrılıkları ,o ilk şiirler, ilk sözcükler, bizi o masumiyetle sınayan adamlıklarımız, karakterlerimiz vardı. Gerçek ve dürüst insanlığımız vardı.

Allah'a olan inancımız, dinimize olan saygımız, sevgidendi. Korkudan değil. Başkasına, bir canlıya zarar vermek, öldürmek, işkence etmek bize romanlardaki, filmlerdeki kadar gerçek ve uzak gelirdi. Kötülüğü, azgınlığı, duymazdık, bilmezdik. Ne sapkınlık yaşar, ne de yaşıtımız dışındakilere yan gözle ve gizlice heves duyardık. Her şeyi zamanı geldiğinde anlardık, hissederdik, bırakın erkeğe, çocuğa ahlaksızlığı, sapkınlığı, yaşıtımız bir kızın elini bile tutmaya korkardık. Konuşurken başımıza bir hal gelecek diye eveleyip geveler, saçmalardık.

Nasıl da değişti ve inanılmaz çirkinleşti hayatlar. Ne çabuk bozulduk, pislendik, hayasızlaştık. Ne girdi içimize, o masum çocuk ruhlarımıza. Neleri ararken Neyimizi kaybettik. Üç yaşındaki sabiye tecavüz eden , öldüren vahşilerin ülkesi oluverdik Bir seferden ne çıkar diyen zihniyetlerin Cumhuriyetine dönüşüverdik. Nasıl temizlenir ki artık bu arsızlık, namussuzluk. Nasıl temizleriz ki artık bu ahlaksız Mecusiliği. Yedi yaşındaki minicik bedenlere salyalanan köpeklerin, din emridir diyen sarıklı kafirlerin cemaati haline geliverdik.

Neydik ne oluverdik. Üç bin yıl Oğuzun, Altayın , soyuna ,töresine, ahlakına, sadık kalıp, Kırk yılda şeytanı bile utandıran soysuzların kavmine , seceresine dönüştük.
Nasıl yaşayacağız şimdi, Ne söyleyeceğiz gelecek nesillere, evlatlara, çocuklara. Ne bırakacağız bunca hayasızlıktan, ahlaksızlıktan, soysuzluktan, vicdansızlıktan sonra hala. Hangi yüzle, hangi ar ile. Hangi temiz ruhları, hangi masum kalpleri …….?

Saygımla.


Adnan Fuat ÖZDEMİR
E.Asb.

  
1449 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
SAAT
TAKVİM
DÖVİZ BİLGİLERİ
AlışSatış
Dolar5.93635.9601
Euro6.53256.5587
HAVA DURUMU