Dondurmacı Halil'in İlginç Hikayesi...
Bilen bilir, bilmeyenler için,
Dondurmacı Halil'in İlginç Hikayesi...

(A L I N T I D I R)

Silifke Caddesi’nden geçerken, onu, adını taşıyan ama artık kendisinin olmayan pastanenin, “DONDURMACI HALİL PASTANESİ”nin karşısında gördüm. Kaldırımda bir tabureye oturmuş güneşleniyor bir yandan da pastaneyi gözlüyordu. İlk anda beni tanıyamadı. Değişmiş olmalıydım. Aradan yıllar geçmişti. O da yaşlanmıştı; saçları hayli ağarmış, vücudu yağ bağlamıştı. Bir kalp ameliyatı geçirdiğini duymuştum. Beni tanıyınca hemen doğruldu, sıkı sıkı sarılıp yanaklarımdan öptü.

“Kaç yıl geçti görüşmeyeli?” diye sordu.
“En aşağı altı, yedi yıl, Halil Abi.”
Gülümsedi: “Epey olmuş. Son görüşmemizi dün gibi hatırlıyorum. Malum, yaşlılıkta zaman sanki daha hızlı geçiyor.”
Yandaki dükkânın çırağını çağırıp eline beş lira tutuşturdu: “Bize iki çay getir, yavrum. Üstü kalsın.”
Çayını yudumlarken: “Pek görüşemiyorduk, ama haberlerini alıyordum. Konsolosluklarda görev yaptığını, dünyayı dolaştığını duyuyordum. Mahallemizden birinin böyle yüksek mevkilere ulaşması bana gurur veriyordu. Hatırlar mısın? Sekiz, on yaşlarındaydın; ben de mesleğe yeni başlamıştım. Evde dondurmayı hazırlar, el arabasına yükler sonra da sizin evin karşısında müşteri beklemeye başlardım. Sen öğle uykusundan mahmur mahmur kalkınca pencereden beni çağırır, dondurma isterdin. Ter içinde olurdun. Nasıl da sıcak olurdu Mersin o zamanlar! Ne klima bilirdik ne vantilatör…”
Nasıl unutabilirdim o günleri... Herkesin yoksul olduğu Bahçe Mahallesinde yoksulluğumuzun farkında olmadan, halimizden memnun yaşayıp giderdik. O zamanlar anlamını bilmediğim protein eksikliğini vücudumda hep yarı açlık olarak duyumsar, Halil’in bardağıma tepeleme doldurduğu kaymaklı ve çikolatalı dondurmayı iştahla kaşıklarken bünyemde eksik olan bir şeyi tamamlamanın hazzını tadardım.
Halil bizden pek para almazdı. Annem dondurmanın parasını vermek istediğinde çoğu zaman: “Olur mu, bacı, biz akrabayız,” diyerek karşı çıkardı. Annem çok ısrar ederse: “Hadi, bu gün senden siftah alalım, senin siftahın uğurludur,” deyip birkaç kuruş alırdı. Özenle yaptığı dondurmalar çok tutunuyor, bir iki saat içinde bitiveriyordu. 1960’da askeri darbe yapıldığında Mersin’e atanan askeri vali bir gün valilik konağının karşısında bir kalabalık görmüş. Nöbetçi polisi çağırıp: “Karşıda bir izdiham var, git, ne olduğunu öğren,” diye buyurmuş. Polis, döndüğünde, herhangi bir karışıklık olmadığını, insanların dondurma almak için bir dondurmacının başına üşüştüklerini söyleyince vali polise bir bardak vermiş, kendisine de dondurma getirmesini istemiş. Dondurmayı yiyince de kafasını sallamış: “Haklıymış adamlar! Ben böylesini hiç tatmamıştım,” diye mırıldanmış.
O yıllarda şimdiki karısına âşık olmuştu. Kızcağız da onu sevmiş ama ailesi kızlarını bu yoksul dondurmacıya vermek istemediklerinden sonunda ona kaçmıştı. Mahalleli, sevgilisine terlikle kaçan bu kızı hem kınamış, hem de ömür boyu açlık çekeceği için ona acımıştı. Ama yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Zeki, çalışkan, becerikli bir gençti Halil, ekmeğini taştan çıkarıyordu. Askere gittiğinde bile oralarda para kazanıp karısına yolluyordu. Dönünce ağabeyi ile birlikte borçlanarak Silifke Caddesinde “DONDURMACI HALİL PASTANESİ”ni açtı. İşte bu hayatının dönüm noktası oldu. Tanrı ona “Yürü ya kulum!” demişti. Ünü önce Mersin’e sonra bütün Çukurova’ya yayılmış, pastanenin imalathanesi bir fabrika gibi çalışır olmuştu. Yaptığı tatlılar çok revaçtaydı, hele ‘cezerye’ denilen havuç tatlısını insanlar başka şehirlerden gelerek alıyorlardı. Mersin’e gelen her ziyaretçi geri dönerken sanki göreviymiş gibi mutlaka pastaneye uğrar, paket paket hediyelik tatlı alırdı. İstanbul’daki bir gıda fuarında aldığı altın madalya ününü bütün yurda yaydı. Mersin’in tanınmış simalarından biriydi artık. Üstünde sadece “Dondurmacı Halil” yazılı bir mektup postacı tarafından hemen getirilip ona teslim edilirdi.
Mersin bir deniz kenti olduğundan askeri gemiler sık sık buraya demir atardı. Dondurmacı Halil deniz subaylarının da dostluğunu kazanmıştı; pastanesine gelen subaylardan para almaz, gemilere de paket paket tatlı gönderirdi. Hatta Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında subayların maaşları bir süre aksadığında, güç durumda kalıp tefecilere başvurmayı düşünen subayların yardımına kendisi koşmuş, maaşlarını, sonra ödenmek üzere, kendisi ödemişti. O harekâta katılan komandolara da kumanya, yiyecek ve tatlı yollamıştı.

Mazbut bir adamdı. Ne içki ne de kumar bilirdi, sigara bile içmezdi. Dini bütün biri olduğundan kadınlara yan bakmayı aklına bile getirmezdi. Elli yıl sonra, kendisi dede karısı da artık nine olmuşken, karısına hâlâ “sevgilim” diye hitap ederdi.
Halil’in kökeni Tunus’a dayanıyordu. Babası Osmanlı ordusunda er olarak savaşmış, ordu dağılıp imparatorluk çökünce de kendini Mersin’de bulmuştu. Bir fırında işçi olarak çalışırken, bir Arap ailenin kızı ile evlenmiş, böylece Mersin’de yerleşip kalmıştı. İlk çocuğu olan Halil ilkokul birinci sınıftayken yoksulluktan okulu bırakıp çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalmıştı. Bunu bir eksiklik olarak değil de, tersine, bir övünç vesilesi gibi anlatırdı. Tahsilini soranlara o mizahi üslubuyla: “Tahsilim mi? İlkokul birden terk! Öyle şeylerle zaman kaybetmedim, çok şükür… ” derdi. Ona bu özgüveni veren bol gelir sağlayan dükkânı, emrinde çalışan onlarca kişi ve pek geniş çevresiydi. Özellikle denizci subaylar arasında pek sevilen biriydi. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Kemal Kayacan’ın bile yakın dostuydu. Anlattığına göre, Paşa bir zamanlar Mersin’de görev yapmış, dostlukları o zamana dayanıyormuş. Bir gün dükkânına gelmiş, canı pek sıkkınmış. Halil: “Ne oldu, paşam?” diye sorunca yakınmaya başlamış. İstanbul’daki ailesine telefon etmek için postaneye gittiğini ( o zamanlar cep telefonları yok tabii), bir saat beklediğini ama yine de görüşemediğini söylemiş. Bunun üzerine Halil, Paşa’dan İstanbul’daki evinin telefon numarasını sormuş. Sonra da dükkândaki telefonu kaldırıp santraldeki memureye: “Kızım bana İstanbul’da şu numarayı bağlar mısın, hemen,” diye rica etmiş. Daha beş dakika geçmeden telefon çalmış. Halil ahizeyi eline almış, santralden, “numaranız hazır, Halil Ağabey!” yanıtını alınca da ahizeyi Paşa’ya uzatmış. Paşa şaşkın bir halde söylenmiş: “Vay canına! Mersin’de Dondurmacı Halil olmak varmış!”
Daha sonraki Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya Paşa da dostuymuş onun. Onunla dostluğu Mersin’de yüzbaşı olarak görev yaptığı günlere kadar gidiyormuş. O günlerde bir yüzbaşının bunalıma girip geminin baş iskelesinden kendini denize attığını duymuş. Duyduğuna göre yeni evliymiş yüzbaşı ve izin alıp bir türlü İstanbul’a, evine gidemiyormuş. Halil, pastanesinde geminin komutanı ile kahve içerken bu olayı açmış. “O geminin komutanı olarak senin ona izin verme yetkin var mı?” diye sormuş. Komutan: “Elbette var,” diye yanıtlayınca, “o halde biraz izin versen de adam ailesini görüp ferahlasa,” demiş. On beş gün izin alıp İstanbul’a giden Yüzbaşı Güven Erkaya buna Halil’in önayak olduğunu öğrenince kendisiyle tanışmaya gelmiş. Dostlukları işte o zamandan başlamış. “Pek büyük ayakları vardı,” diye anlatırdı. “Bir keresinde beni evine davet etti. Baktım orada bir çift ayakkabı var, sanki çocuk mezarı. ‘Bu ayakkabılar senin mi?’ diye sordum. ‘Evet,’ dedi. ‘Allah, Allah, ben hayatımda böyle büyük ayak görmedim. Bir yarışma programına katılsana. Kesin bir ikramiye kazanırsın,’ dedim. Pek gülmüştü bu sözlerime.”
Güven Paşa ile ilgili bir anısını da anlatmıştı bana. “Paşa Ankara’ya Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak atanmıştı. Benim de o sıralarda kalbim tekleyip duruyor. Buradaki doktorlar ameliyat olman gerekir, diyorlar ama Mersin’de düzgün bir hastane yok. Burada görevli bir albay bir mektup yazıp elime verdi: ‘Ankara’da Gülhane Askeri Hastanesine git, Başhekime bu mektubu ver, seninle ilgilenir,’ dedi. Dediğini yapıp oraya gittim. Başhekim mektubu açıp okudu, ters ters baktı. ‘Bir albaydan mektup getirdin diye sana kul köle mi olacağız sandın. Git, Deniz Kuvvetleri Komutanından bir mektup getir, getirebilirsen,’ diye beni başından savdı. Ben de Güven Paşa’ya gittim. Hemen bir mektup yazıp elime verdi. Tekrar başhekime gittim. Mektubu açıp Deniz Kuvvetleri Komutanının imzasını görünce koltuğundan fırladı. Bana dönüp telaşla: ‘Seni hemen yatırayım, ne gerekirse yapayım,’ dedi. Bunun üzerine dayanamayıp ona doğru parmağımı salladım: ‘Bunu sen istedin, doktor, sen!’ dedim.
O mutlu günleri artık geçmişte kalmıştı. Yıllar önce, büyük oğlu pastaneyi kendisine devretmesi için ısrar etmiş, o da fazla direnemeyip oğlunun isteğine uymuştu. Ancak bir süre sonra oğlu ölmüş, kendi adını taşıyan pastane de gelinine kalmıştı. Gelini bitişik dükkânı da satın alarak pastaneyi büyütmüş, onu gözalıcı biçimde yeniden düzenlemiş ama “DONDURMACI HALİL PASTANESİ” tabelasına dokunmamıştı. İşbilir bir kadındı, pastanenin elli yıllık şöhretini silmeyecek kadar akıllıydı. Ancak, Halil’in pastaneye girmesine bile artık izin vermiyordu. Bir iki kez deneyecek olmuş ama garsonlar onu kibarca dışarı çıkarmışlardı. Şimdi yaşlılığı pişmanlık ve üzüntü içinde geçiyordu. Nasıl olmuştu da başarıyla dolu hayatında böylesine bir hata yapmıştı? Hayatı boyunca onu geliştirmek için harcadığı, bir başarı öyküsüne dönüştürdüğü pastanesi avuçlarından kayıp gitmişti. Şimdi artık tek işi kaldırıma bir tabure atıp orayı gözlemekten ibaretti. Bazen kendisini görmeye gelen dostlarına dondurma ikram etmek isterse para verip birini yollar, sonra da: “Görüyorsunuz işte, kaderde kendi pastanemden parayla dondurma almak da varmış,” diye yakınırdı. 
Bir süre eski günleri andıktan sonra: “Eski mahalleye gidiyor musun? Tanıdıkları görüyor musun?” diye sordu. “Hayır,” yanıtımı alınca da: “Kalk, bir uğrayalım eski dostlara,” dedi ve bastonunu kendine destek ederek eski model arabasına yöneldi.
Bir kahvehanenin önünde durunca masalarda dalgalanma oldu; kâğıt, domino oynayanlar ayağa fırlayıp arabanın kapısını açtılar, Halil’in inmesine yardım ettiler. Sonra da sırayla elini öpmeğe başladılar. O zaman hepsine zamanında Halil’in bir iyiliği dokunduğa hükmettim. Getirilen kahvemizi yudumlarken Halil çevresindekilere sordu: “Yanımdakini tanıdınız mı?” Uzun yıllar geçmişti, pek tanıyan yoktu beni. “Yabancı değil, bizim mahalleden,” dedi. “Dünyayı dolaştı. Konsolosluklarda görev yaptı.” Sonra da onlara takılarak: “Siz hayatınızda hiç konsolos gördünüz mü? İşte görün.”
Kahvemizi içtikten sonra yine arabasına bindik. Beni bir süre sahil yolunda gezdirdi. Sonra yakınımızdaki Ordu Evi’nin girişine yönelerek: “Ben, biraz sıkıştım,” dedi. “Şurada bir kahve daha içeriz, ben de bu arada tuvalete giderim.” Şaşırmıştım. “Mümkün değil, abi,” dedim. “Biliyorsun, sivillerin oraya girmesi yasak.”
“Bir şey olmaz, canım,” deyip devam etti. Nizamiyedeki nöbetçinin onu görünce hemen bariyeri kaldırıp selam durması beni pek şaşırttı. Arabasını tam girişe, park edilmesi yasak yere bırakması, lokantaya girdiğimizde de garsonların koşuşturmaları, subayların onu içtenlikle selamlamaları şaşkınlığımı daha da arttırdı. Kahvemizi içerken anlatıyordu:
“Bir süre önce buraya girerken beni tanımayan bir nöbetçi arabamı durdurup kimliğimi istedi. Bunu fark eden bir assubay koşarak gelip onu azarladı. ‘Ne yapıyorsun sen,’ dedi. ‘Tanımıyor musun onu? O, Dondurmacı Halil! Her zaman buranın şeref konuğudur o!” Gerçekten de sıra dışı bir itibar gösteriliyordu ona. Israr etmesine rağmen kahve parasını bile almadı garsonlar. Bu konuda hepsi uyarılmıştı belki de.
Birkaç yıl sonra Mersin’e gelip onu tekrar görmek istediğimde on ay kadar önce öldüğünü öğrendim. Cenaze töreni pek görkemli olmuş; Mersin’in kalburüstü kişileri yanında yoksullar da namazında saf tutmuş. Denizci askerlerin omuzları üstünde taşınırken tabutu, törene askeri bando da eşlik ediyormuş. Nedenini sorduğumda, Kıbrıs Harekâtı sırasında Donanma’ya yaptığı yardımlar nedeniyle Halil’in askeri şeref madalyası sahibi olduğunu öğrendim. İşin bu tarafını bilmiyordum doğrusu. Bunu tahmin eden Halil, onunla son karşılaşmamda, Ordu Evi’ne götürerek beni etkilemek, şaşırtmak istemişti, belli ki.
Yıllar sonra onu düşümde gördüm. Eski mahallede, yoksul bir evin duvarına dayanmıştı. Yirmili yaşlarda bir delikanlı gibiydi. Son gördüğümdeki bitkinlikten eser yoktu üzerinde. Dinçti, mutlulukla ışıldıyordu yüzü. Şaşkınlıkla: “Halil Abi, ne olmuş sana böyle!” diye haykırdım. Sonra birden onun ölmüş olduğunu hatırladım ve heyecanla uyandım.

Sedat Erden
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
1387 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
SAAT
TAKVİM
DÖVİZ BİLGİLERİ
AlışSatış
Dolar5.27735.2985
Euro6.02466.0488
HAVA DURUMU
Anlık
Yarın
4° 3°